Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Aziz Kardeşim,
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Bu satırları kaleme alırken Rabbimden niyazım, kelimelere tesir vermesi, gönüllerimizdeki pası silmesi ve bizleri hakikate uyandırmasıdır. Zira O dilemedikçe hiçbir dil konuşamaz, hiçbir kalp anlayamaz.
Sıklıkla duyduğumuz, bazen gıpta ile baktığımız, bazen de manasını tam idrak edemediğimiz bir kelime var: Tasavvuf. “Tasavvuf yolu nedir?”. Bu sual, ruhunun hakikate olan susuzluğunun bir işaretidir. Bil ki, bir yola talip olmak, o yolun yarısını yürümektir. Gel, o halde bu kutlu yolu ilmek ilmek, tane tane anlamaya çalışalım. Rabbim yardımcımız olsun.
Tasavvuf Nedir? Bid’at midir, Yoksa Dinin Özü müdür?
Her şeyden evvel, zihinlerdeki en büyük yanlışı ortadan kaldıralım. Tasavvuf, Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra ortaya çıkmış, dine eklenmiş bir şey değildir. Hâşâ! O, dinin ta kendisidir, özüdür, ruhudur. Adı sonradan konulmuş olabilir, lakin kendisi bizzat Efendimiz (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm’ın (radıyallahu anhum) hayatıdır.
Delilimiz nedir? Delilimiz, dinin temelini anlatan meşhur Cibrîl Hadîsi’dir.
Bir gün Cebrail Aleyhisselam, insan suretinde Efendimiz’in (s.a.v.) meclisine gelir ve sorar:
- “Ya Muhammed! Bana İslam‘dan haber ver.”
- Efendimiz (s.a.v.) cevap verir: “İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.”
- Cebrail (a.s.) tekrar sorar: “Bana İman‘dan haber ver.”
- Efendimiz (s.a.v.) cevap verir: “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayrına ve şerrine inanmandır.”
- Ve en can alıcı soruyu sorar: “Bana İhsan‘dan haber ver.”
- Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) o muhteşem cevabı verir: “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmendir. Zira sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 1)
İşte aziz kardeşim, bu hadis-i şerif dinin üç temel direğini ortaya koyar:
- İslam: Dinin dışa yansıyan amelleri, fıkıh ilminin konusudur. (Zahir)
- İman: Kalbe ait inanç esasları, kelam ve akaid ilminin konusudur. (Akide)
- İhsan: Dinin ruhu, kalbin ameli, kulluğun en üst mertebesidir. (Batın)
İşte Tasavvuf, bu İhsan makamına ulaşmak için ortaya konulmuş olan usûlün, yolun ve ilmin adıdır. Yani Tasavvuf, fıkıh ile bedeni, kelam ile imanı korunan Müslümanın, kalbini ve ruhunu nasıl terbiye edeceğini, Rabbini görüyormuşçasına bir kulluk şuuruna nasıl ereceğini öğreten ilimdir.
Yolun Kaynağı: Kur’an ve Sünnet
Bu yolun her adımı, her nefesi Kur’an ve Sünnet’e dayanır. Tasavvuf, Kur’an ve Sünnet’in dışında bir yol aramak değil, o iki ana kaynağın derinliklerine dalmaktır.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de buyurmuyor mu? “Andolsun, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems Suresi, 9)
İşte tasavvufun gayesi budur: Nefsi tezkiye etmek, yani arındırmak. Onu kötü sıfatlardan (kibir, haset, riya, öfke, dünya sevgisi) temizleyip, güzel ahlakla (tevazu, şükür, sabır, ihlas, cömertlik) donatmaktır.
Yine Rabbimiz şöyle buyurur: “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla (zikirle) huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28)
Tasavvuf yolunun en büyük azığı zikirdir. Zikir, sadece dil ile “Allah, Allah” demek değil, kalbin her an Rabbiyle beraber olması, O’nu bir an bile unutmaması halidir. Unutma ki paslanmış bir demiri nasıl ateş ve çekiç temizlerse, günahlarla paslanmış kalbi de zikir ateşi ve gözyaşı çekici temizler.
Efendimiz (s.a.v.) hayatıyla en büyük Mürşid, en kâmil rehberdir. O’nun geceleri ayakları şişene kadar namaz kılması, dünyadan yüz çevirmesi (zühd), sürekli tefekkür halinde olması, Ashab-ı Suffa’yı sırf ilim ve ibadet için mescidinde barındırması… Bunların hepsi tasavvufi hayatın ta kendisidir.
Yolculuk Nasıl Başlar? Bir Rehber (Mürşid-i Kâmil) Şart mıdır?
Aziz kardeşim, tehlikeli ve uzun bir çölde, tek başına, elinde harita olmadan yolculuk yapar mısın? Elbette yapmazsın. Seni hedefe ulaştıracak, yoldaki tehlikeleri bilen bir rehbere ihtiyaç duyarsın. İşte kalp ve ruh âlemindeki yolculuk da böyledir. Bu yolun tehlikeleri daha büyüktür; şeytanın hileleri, nefsin tuzakları vardır.
Bu yüzden bu yolda bir Mürşid-i Kâmil‘e, yani yolun bütün inceliklerini bilen, Peygamber varisi bir rehbere ihtiyaç vardır. Bu, aklın ve tecrübenin gereğidir. Cenâb-ı Hak ne buyuruyor?
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe Suresi, 119)
Sadıklar, yani Allah dostları ile beraber olmak, onların sohbetinde bulunmak, onların feyzinden istifade etmek, Allah’ın bir emridir. Mürşid, senin manevi doktorundur. Kalbindeki manevi hastalıkları (kibir, haset vb.) teşhis eder ve sana Kur’an ve Sünnet eczanesinden ilaçlar (zikir, tövbe, hizmet vb.) verir. Onun görevi seni kendisine değil, Allah’a ve Resûlü’ne ulaştırmaktır.
Büyük velî, Gavs-ül Azam Abdulkadir Geylani (kuddise sirruhû) Hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurur: “Ey oğul! Hak yolunda sana rehberlik edecek birini bul. Rehbersiz yola çıkanın rehberi şeytan olur. Bu yol, tuzaklarla doludur. O tuzakları bilen bir kılavuz olmadan selâmete eremezsin.”
Yolun Esasları: Tövbe, Zühd, Tevekkül, Sabır, Şükür…
Yola giren sâlik (yolcu), Mürşidinin rehberliğinde manevi bir eğitime başlar. Bu eğitimin temelinde şunlar vardır:
- Nasuh Bir Tövbe: Geçmiş günahlara samimiyetle pişman olup bir daha dönmemeye azmetmektir. Tövbe, kapıyı çalmaktır. Temizlenmeden içeri girilmez.
- Zühd: Dünyayı terk etmek değil, dünyaya olan sevgiyi kalpten terk etmektir. Dünya elinde olsun, ama kalbine girmesin. Hz. Süleyman (a.s.) gibi hem saltanat sahibi olup hem de kalbi Rabbine bağlı olabilmektir marifet.
- Nefs ile Mücadele (Cihad-ı Ekber): Tasavvuf, nefsi öldürmek değil, onu terbiye etmektir. Nefs, bir binek gibidir. Onu terbiye edersen seni cennete götürür, azgın bırakırsan cehenneme sürükler. Bu mücadele, Efendimiz’in (s.a.v.) tabiriyle “en büyük cihad”dır.
- Sohbet ve Hizmet: Allah dostlarının meclisinde bulunmak, kalpten kalbe nur akıtan bir vesiledir. Ve Allah’ın kullarına hizmet etmek, kişinin nefsindeki kibri kıran en tesirli ilaçlardandır. Unutma, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Hadis-i Şerif)
- Daimi Zikir ve Tefekkür: Kalbi sürekli Allah ile meşgul etmek ve kâinattaki her zerreden O’nun sanatını, kudretini ve rahmetini okumaktır.
Yolun Sonu: Güzel Ahlak (Ahlâk-ı Muhammediyye)
Aziz kardeşim, bu çileli ama bir o kadar da lezzetli yolculuğun sonunda varılan hedef nedir? Keramet göstermek, havada uçmak, suda yürümek midir? Asla!
Tasavvuf yolunun tek bir gayesi vardır: Ahlâk-ı Muhammediyye ile ahlaklanmak.
Yani, Efendimiz (s.a.v.) gibi merhametli, affedici, sabırlı, cömert, mütevazı, adaletli… kısacası “yaşayan bir Kur’an” olmaktır. Zira Hz. Aişe (r.a.) validemize Efendimiz’in ahlakı sorulduğunda, “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’an’dı.” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn, 139)
Yolun sonu, Allah’ın boyasıyla boyanmaktır. “Sibğatallah! Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?” (Bakara Suresi, 138)
İşte bu boya ile boyanan kul, baktığı her yerde Allah’ı görür, O’nun rızasından başka bir şey aramaz. Her işi ibadet olur. Yemesi, içmesi, uyuması, konuşması… hepsi Allah için olur. Kalp, kin, haset gibi kirlerden arınır, selim bir kalp (kalb-i selîm) haline gelir. İşte o zaman insan, yaratılış gayesine ulaşmış olur.
Sözlerimi yine Gavs-ül Azam Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretleri’nin bir duasıyla bitirmek isterim: “Allah’ım! Bizi Senden başkasıyla meşgul etme. Bizi Sana hizmetten alıkoyma. Bizi kapından uzaklaştırma. Bizi Senden gâfil olanlardan eyleme. Bize zâtını sevdir, sevdiklerini sevdir ve bizi sevdiklerinle beraber eyle.”
Rabbim, bizleri bu kutlu yolun yolcusu eylesin. Gönüllerimizi aşkıyla ve muhabbetiyle doldursun. Son nefesimize kadar sırat-ı müstakimden, yani Kur’an ve Sünnet’in aydınlattığı bu mübarek yoldan ayırmasın.
Âmin. Vesselâmu alâ men ittebea’l-hüdâ.
El-Fakir, El-Hakir,
Abdulkadir

