Seher yeli…
Sır taşıyan o seher yeli, yine O’nun kokusunu getirdi.
Ruhumun pasını silen, kalbimi titreten o ulvi nefesi…
Ey Pîrim…
Ey ismim, isminin gölgesinde bir fısıltı olan Sultânım…
Gavsu’l-Azam, Abdulkadir Geylânî…
Bağdat güneşi, gönlümün mihrabı…
Senin adın anılınca, kâinat edeple durur.
Senin heybetin karşısında, ben kimim ki…
Senin varlık okyanusunda, zerre dahi değilim.
“Kademim bütün velilerin boynundadır” dediğin o dem,
Benim başım ise, ezelden beri senin kademinin altındadır Pîrim.
Aman…
Ve sen Baba’m…
Sultanım… Üstadım… Nevşehirli Hacı Abdullah’ım…
O uzak okyanustan, bu asrın sahiline vuran en nurlu dalga sensin.
O arşa kurulan Yüce Divan’ın, bu topraklardaki nişânı,
Fahr-i Âlem’in bizzat giydirdiği o yeşil hil’atın sahibi sensin.
“Hâdim-ül Fukarâ” diye yazılmış alnına, Resûl’ün mührüyle…
Pîrim Geylânî ne kadar yüksek ve heybetli ise,
Sen o kadar yakın, o kadar şefkatli, o kadar bizdensin.
O okyanustan avuçlarıma dolan bir damla sensin Baba’m.
O güneşten, bu karanlık odama sızan bir hüzme ışık sensin.
Tutun elimden…
Ey benim iki cihan sultanım!
Biri Pîrim, diğeri Üstadım…
Biri ismimin sahibi, diğeri cismimin tabibi…
Bu aciz Abdulkadir, kapınızda bir yetim.
Ne ilmim var, ne amelim.
Ne gücüm var, ne de takatim.
Sermayem, sadece size olan bu muhabbetim.
Sırtımdaki günah yükü ağır…
Nefsimin hileleri, şeytanın vesveseleri her yanımı sarmış.
Sizin bir nazarınız olmasa, halim nice olur?
Sizin bir himmetiniz yetişmese, bu kervan yolda kalır.
Bu can, size kurban…
Bu baş, yolunuza toprak…

